SÜPERMAN
Ortaokulu nedense hiç sevmedim. İlkokulda okula gitmeye meraklıyken, bu merakımın yerini sinema aldı. Sinemanın büyüsü içinde kaybolmuştum.
Yerli filmlere karşı pek meraklı değildim. Bazı filmlerimiz hariç, çoğu bana sıkıcı gelirdi. Cüneyt Arkın abim hariç…
Hayatım boyunca hep hızı sevmişimdir. Sinemada da müzikte de… O zamanlar, 1982-84 yılları arasında, mahalledeki bütün arkadaşlarım Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur ve Orhan Gencebay dinlerlerdi. Bense hiç resmini görmediğim, o yıllarda İstanbul diskolarında popüler olan Türkiye’nin ilk bilinen DJ’lerinden Hakan Gündüz’ün Panorama kaset serisini alırdım.
Mahalleden çıkıp Bursa sokaklarında break dans yapan, benden büyük abilerimle takılırdım. Kocaman kasetçaları bana taşıttırırlardı.
Okulda hocalar artık derslerimi yapıp yapmadığımı sormaktan bıkmışlardı. Bendeki potansiyeli görüyorlardı ama benim kafam başka yerlerdeydi. Benden bir şey olmayacağını anlamış olacaklar ki şaka yollu, “Sinemada bu hafta hangi filmler var?” diye takılmaya başlamışlardı.
Ben de onlara filmlerin isimlerini, kimlerin oynadığını ve yönetmenlerini söylerdim. Aile filmi olup olmadığını anlatırdım. Yani anlayacağınız, okuldan öğreneceklerimi sinemadan öğrenmeyi tercih ettiğim zamanlardı.
Bursa Tayyare Sineması’nda herkes tanırdı beni. Hafta içi benden para almazlardı. Tayyare Sineması’na girdiğinizde büyük bir salon vardı. Oraya o hafta veya gelecek haftalarda gösterime girecek filmlerin afişleri asılırdı.
Superman’in afişini ilk kez orada görmüştüm. Ama uçup uçmadığını bilmiyordum. Binaların üzerinde durmuş, bir elini havaya kaldırmış; kırmızı donu, mavi elbisesi, sarı kemeri ve kırmızı pelerini olan bir adamdı benim için. Çok merak etmiştim: Nasıl bir film acaba?
O dönemlerde Amerika’da çıkan bir filmin Türkiye’ye gelmesi yaklaşık bir yıl sürüyordu. İstisna filmler ise en erken altı ayda gelirdi. Sinemanın her çalışanına defalarca sormama rağmen filmin ne zaman geleceğini öğrenemedim. Onlar da bilmiyorlardı.
Üç dört ay sonra Superman afişinin yanına lobi kartları eklediler. Filmden sahneler vardı kartlarda. 2000’li yıllarda lobi kartlarını kaldırdılar. Fazla yer kaplıyor diye olabilir.
Kartlarda havada uçan bir adam vardı. Merakım katlandıkça katlanıyordu.
O zamanlar çıkan Hey, Gong, Blue Jean gibi yabancı dergileri Türkçe yazılarla sunuyorlardı. Bu sayede sevdiğim oyuncuların ve yönetmenlerin hayatlarını da takip etmeye başladım.
Uzun zaman sonra Superman’in resminin olduğu sayıyı gördüm. Bayide hemen aldım. Okudum. Meğer bu dünyadan değilmiş; Kripton gezegeninden geliyormuş. Onu çizip hikâyesini yazan iki arkadaş, Jerry Siegel ve Joe Shuster, bu hikâyeyi 1938’de yazmışlar.
İnanılmazdı film hakkında anlattıkları…
Büyük güne bir gün kalmıştı. Sabah erkenden ilk seansa yetiştim. Sinemanın çalışanları, “Seni sinema açılmadan bekliyorduk.” dediler.
O zamanlar üç film birden oynatılırdı. Superman haftasında ilk defa iki filme düşmüştü. Seksenli yıllarda sabah girip akşam son seansa kadar kalabilirdiniz. Kimse size “Çık.” demezdi.
Ben filmi dört kere izledim. Dört seferde de diğer filmi seyretmek zorunda kaldım. O filmi, kendimi çok zorlamama rağmen hatırlayamıyorum. Çok önemli bir film de değildi zaten.
Ama Superman inanılmazdı.
O günden sonra büyük hayranı oldum. Yalvara yakara sinemadan bir afiş ve lobi kartlarından ikisini aldım. Aldığım bütün harçlıklarımı Superman resimleri toplayarak harcıyordum.
Yalan olmasın, bir de Sylvester Stallone ve Bruce Lee hayranlığım vardı. Hepsi hâlâ devam ediyor.
Müzikte de Michael Jackson’a hayrandım. Allah rahmet eylesin, öldüğünde çoğu arkadaşım beni arayıp başsağlığı dilemişti.
Superman’in ikinci filmi de mükemmeldi. Sonra üçüncü ve dördüncü filmler geldi. Onları çok sevmemiştim. Ama Superman’i oynayan Christopher Reeve, sanki gerçekten Superman’miş gibi o role bürünmüştü.
O da aramızdan ayrıldı.
Koskoca Superman attan düşüp felç kaldı ve yıllarca bu şekilde yaşadı. Allah rahmet eylesin.
Sol omzuma Superman’in amblemini yaptırdım. Sağ omzumda da uçan bir melek var. Ben galiba uçan şeylere karşı özel bir hayranlık duyuyorum.
Aradan yıllar geçti. Büyüdükçe azalmayan Superman hayranlığımı ben de merak etmeye başladım.
İyiliğin simgesiydi Superman. Ben bu yüzden sevdiğimi düşünüyordum.
Kırk beş yaşlarındayken memleketim Diyarbakır’a, anne tarafımı ziyarete gittim. Teyzelerime uğrayıp, “Eski resimlerimden sizde var mı?” diye sordum.
Onlar da resim albümlerini getirdiler.
Bir resim vardı. Hayatımda ilk kez görüyordum.
Üç abim arkada, ben öndeyim. Üzerimde pembeye yakın bir renkte pelerin var.
Ben hatırlamıyorum ama pelerinim varmış.
Üç erkek çocuktan sonra annem çok kız istemiş galiba. Beni biraz kız çocuğuna özenerek yetiştirmiş. Allahtan fazla abartmamış.
Gözlerimden lazer çıkaramam, uçamam, özel güçlerim de yok Superman gibi…
Ama onun gibi iyi biri olmak için çok uğraştım, hâlâ da uğraşıyorum.
Takdir edersiniz ki bu dönemde iyi biri olarak kalmak da bir tür süper kahramanlık gerektiriyor.
Erdal Taşdemir
17 ağustos 2026